GARABAĞDAN GELEN VAR

Garabağ'dan Gelen Var...                  (Mutlaka okumanızı tavsiye ederiz.Bu hikaye Karabağdan tokata gelen terekemelerin yaşadıklarının anlatıldığı gerçek bir hikayedir.Bunu yazanda benim ağabeyim Mazlum BAYRAMOĞLU dur.)


18. Yüz yıl içerisinde Azerbaycan'da bir çok şehir-devlet mevcut olup, bir birlerine sürekli saldırmakta ve zarar vermektedirler.Asılları Türk olan bu Hanlıklar, bir birlerinden korunmak için her biri ayrı ayrı olmak üzere bedeli (miktarı tespit edilmiş hediye ve haraç) mukabili Rusya'nın himayesine girmektedirler. Bu hanlıklardan biri de "Karabağ Hanlığı" dır.

Karabağ'lı yazar, Yusuf Vezir Çemenzeminli'nin "GAN İÇİNDE" adlı kitabında yazdığına göre; 18. yüz yıl sonlarında Karabağ hanı İbrahim Han, Baş vezir de ünlü şair ve mütefekkir Molla Penah Vakıf'tır.


Komşu şehir-devletlerden bîzar olan Karabağ Hanlığı yönetimi de sonunda çareyi Rus Çarlığının himayesine girmekte arar. Fakat o zamanın geniş düşünen insanları kesin kararlarını vermeden, daha önce Rusya'nın himayesine girmiş olan Gürcistan'daki durumu inceleyip, ona göre davranmağı daha uygun bulurlar.


Bu maksatla Başvezir Molla Penah Vakıf Gürcistan'a gider ve Gürcistan Han'ı ile görüşmek istediği haberini gönderir. Han, görüşmek için Rusya'nın Gürcistan'ı korumakla görevlendirdiği alay komutanının izni gerektiğini, bildirir.


Vakıf, "Bular aynı dinnen olduğu halde gof-goja han görüşmek üçün bile kumandannan izin almak mejburiyeti var. Galdı ki, bizim dinimiz de ayrıdı. Kim bilir, bize neler eler, neteher davranallar?.." şeklindeki ilk tespitini yapar.


Alay komutanının izniyle görüşme yapılır, amma Vakıf'ın kanaati menfidir.


Raporunu da bu istikamete vermesi üzerine kendi yağları ile kavrulmak kararına varırlar ve Rusya’nın himayesine girme fikri suya düşer.


*


Bir başka varyant. Babamdan dinlediğime göre 19. yüzyılın içerisinde ölen Han’ın yerine yeni han seçmek için toplanan Hanlığın ileri gelenleri, ölen Han’ın büyük oğlu yerine küçük oğlunu uygun bulurlar.


Bunun üzerine han olamıyan büyük kardeş, durumu Rusya’ya; “Karabağ Han’ı öldü, hanlık hansız kaldı. Bizi himayenize alın!” şeklinde müracaatta bulunur ve bu suretle Karabağ Hanlığı Rusya’ya bağlanmış olur.


*


* *


19. Yüzyılın son çeyreğinde çıkan 93 Harbi Türk Rus münasebetlerine her şekilde tesir ettiğinden Karabağ'ın tadı kalmaz.


Karabağ'da cemaatimizin dinî lideri olan ve çeşitli Türk boylarına mensup müridlerinden oluşturduğu birliklerinin başında oldukça geniş bir coğrafyada ve her cephede Ruslarla uzun yıllar savaşan Mir Hamza sonunda Karabağ'a döndüğünde Ruslar onun Karabağ'da ikametine izin vermez ve tehcire zorlarlar.


Bu durumda bizimkiler de Türkiye'ye göçmeğe mecbur edilen Mir Hamza'ya tabi olarak peşi sıra 16-17 yıl süren bir göçle Türkiye'ye gelirler.


*


Büyüklerin anlattığına göre Mir Hamza bir Cuma günü kürsüden;


“ - Cuma namazının şartlarından biri de hür olmahdı. Bu melmeket hür olmadığınnan Cuma namazını kıldırmıram. Ya silâha sarılıf hürriyetimizi ele alah ya da her ne yappah lâzımısa onu yapah.” der ve bunun üzerine araştırmağa başlarlar.


Araştırmaların sonunda yapılabilecek pek bir şeylerinin olmadığının anlaşılması üzerine göçe karar verilir.


*


Bu arada babamın babadan dedesi olan Molla Sefer'in, Sultan Abdülhamid’den mektupla yardım istediği, Sultan Hamid’in de;


“ - Molla Sefer, beğ eliyle elden geleni yaptık bir netice çıhmadı, dağ yoluyla ne kadar gelirseniz gelin.” şeklinde cevap verdiği söylenir.


*


Oldukça varlıklı olan Molla Sefer’in (*) karısı bir türlü o varlığı bırakıp göçe yanaşmaz. Altı yetişkin oğul, üç kız babası olan Molla Sefer, sonunda ufukta kaçınılmaz görünen bir Osmanlı-Rus savaşını ima ederek;


“ - Arvad! arvad! Men bu altı oğulu Urus ordusuna gatıf Osmannı'ynan harbetsin deyin böyütmedim.” deyince, dib nenemiz bir daha sesini çıkarmaz ve göç hazırlığı başlar.


*


* *


Anlatılana göre karadan Batum’a oradan deniz yoluyla Hopa’ya ve Trabzon’a, oradan tekrar kara yoluyla Erzurum, Erzincan derken tâ Adana’ya kadar inmişler. Adana’yı fazla sıcak bulan bir kısmı bir süre sonra tekrar yola koyularak Amasya’ya gelirler. Bir müddet de Amasya'da kaldıktan sonra yine bir kısmı kalırken, bir kısmı yola devam edip Zile’ye gelirler.


*


Her ne kadar Ahmet Caferoğlu'nun araştırmalarında Zile' de Kara papak kaydına rastlanmazsa da (**) aslımız“Karapapak" olup, Zile'de bize “Papaklı” deniyor.


Gelenler Zile'de Fatih, Süleymaniye, Osman Pınarı, Hatip Pınarı, Çiçek Pınarı ve Reşadiye olmak üzere altı köye yerleşirken bizimkiler Süleymaniye köyünün tepelerini seçmişler.


Bizim köye Karabağ'ın üç ayrı köyünden göçen aileler yerleşir ve aileler Karabağ'daki köylerinin adıyla anılır. Bizim aileye Nüsüsdüler (Nüsüs'lüler) denmektedir.


*


Babamın babadan dedesi Molla Sefer Mir Hamza'nın peşinden ilk (1896 yılında) gelenlerden iken, anadan dedesi Bemalıyat Kişi en son (1913 yılında) gelenlerdendir.


0n üç yaşında Türkiye’ye gelen babamın anası olan Balahanım nenem yeni geldikleri günlerin birinin gecesinde gökteki ayı görünce anasına dönüp;


" - Aaay ana! Aya bah!.. Aynı bizim ordaki ay!" dediği halâ söylenir.


*


* *


Bir zaman sonra kısmî seferberlik ilân edilir ve belirli bir yaş dilimindeki gençlerin silah altına alınması kararı alınır. Buna göre Molla Sefer’in üç oğlunun birden silah altına alınması söz konusudur ancak kanun, bir evden üç kişinin birden silah altına alınmasına müsaade etmediğinden bu mümkün değildir.


Askerlik dairesinden bu durumu izah eden ve konuyu görüşerek, askere alınmayacak olanı seçmesi için Molla Sefer'e bir yazı gelir.


Oysa Molla Sefer’de geride silah altına alınabilecek üç oğul daha vardır. Askerlik dairesine giden Molla Sefer;


“ - Men bu altı oğulu Osmannı ordusuna gatmah üçün getidim.” diyerek, o üç oğlundan başka geride kalan diğer üç oğlunun da askere alınması için ısrar eder.


Böylece aileyle devlet arasındaki ihtilaf başlamış olur. Tabiî sonunda devletin, tabiatıyle kanunun dediği olur.


Daha sonra genel seferberlikte ise tamamı gider.


*
Çoban değneğini elinden atıp askere giden babamın amcası Bayram amca asker ocağına teslim olur. Bundan sonraki ilk işi sağ-salim gelip çıktığını evine bildirmesi için bir mektup göndermektir, amma kendisinin okuması, yazması yoktur.


Hemen bu işi yaptırabileceği birini arar. Fakat ne yazık ki, koca birlikte okuma-yazma bilen tek kişi Ahmet Onbaşı'dır.


O da tabiî olarak Ahmet Onbaşı'ya müracaat eder. Ahmet Onbaşı;


" - On beş kuruş verirsen yazarım." der. Bayram amcam;


" - Yahu, alt tarafı bir mektup yazacaksın." diye itiraz ederse de onbaşı parayı almadan yazmamakta kararlıdır.


Bayram amca çaresizdir, mektubu nasıl olsa yazdıracaktır. Ancak o da kendince "bu mektubun aynını (cevabını) da okuturum." hesabını yaparak on beş kuruşu verir.


Gelen cevabı okuması için Ahmet Onbaşı'ya götürdüğünde, Ahmet Onbaşı;


" - On beş kuruş ver okuyum." der. Bayram amcam her ne kadar;


" - Yahu zaten bu mektubun evvelini de sen yazmıştın. Yazmasına da on beş kuruş vermiştim.


Yazması on beş kuruş, okuması on beş kuruş hiç öyle şey olur mu?" diye itirazlansa da yapılacak pek de bir şey yoktur. Aslında bu konuda bütün birlik bal gibi Ahmet Onbaşı’ya mahkûmdur.


Çaresiz on beş kuruşu yine verir amma, bu sefer de aynı parayla bunun cevabını da yazdırırım hesabını yapmaktadır.


Gel gör ki, iş cevap yazdırmağa gelince karşısına yine on beş kuruş mes'elesi çıkar. Bayram amca bakar ki, oku; on beş kuruş, yaz; on beş kuruş. Bu iş böyle olmayacak.


Hemen gider bir "Elif Cüzü" alır. Yanına da; defter-kalem. Boş kaldıkça, bulduğu bir hendeğin içine kendisini atarak, başlar Elif cüzüne baka baka benzetip yazmağa.


Bir zaman sonra okuma-yazma işi tamam olduğundan bu sefer sıra okumayı kullanarak bilgi kazanmağa gelir. O da öyle yapar ve tabiatıyle onun da bir zaman sonra onbaşılığı gündeme gelir.


Bayram amca'daki gayreti ve istidadı gören üstleri biraz daha teşvik eder ve gayretini kamçılarlar.


Sonunda Bayram amca vekâleten de olsa bölük komutanlığına kadar getirilir.


Askerliğini sağ-salim tamamlayarak köye döner. Molla Ali Dedemin vefatından sonra köyün fahrî imamlığını yıllarca yürütür.


*
Genel seferberlik ilân edilince 12-13 yaşlarında olan babamın bir diğer amcası Mustafa amca da silah altına alınır. Eğitim faslından sonra savaşın içinde yerini alır.


Kendisi anlatırken biraz da yaşlılığından dolayı göz yaşlarını tutamaz, o olayları sanki yeniden yaşardı.


" - Erzurum cephesinde Urus ordusuynan tutuşduh. Urus ordusunu bilmirem amma, bizim elimizde doğru-dürüst heszat yohudu. Bizim ordu bozuldu, başdadıh gaşmağa. Gaçanda ayağı bir şeye tahılıp yıhılannarın iki küreğinin arasına, daldan gelen Urus'un esgeri süngüsünü saflıyırdı.


Men de gaşdım, gaşdım, gaşdım, sonunda üzünguylu yere yıhıldım. Gözderimi yumdum, ellerimi de üzüme gapatdım, başdadım behlemeğe; süngü ha saflandı, ha saflanajah.


Ne ğader zaman geşdi bilmirem. Bir cüt el goltuhlarımın altınnan meni tutuf yerden galdıdı. Bir yannan da;


" - Baladı! Baladı!.. Osmannı bizi bunnan mı durdurajah?" deyirdi.


Bizi tofluyuf Urusuyaya apardılar. diye bağladı.


Gerisi ise, çocuk olduğu için Mustafa Amca'yı bir çiftlik sahibine hizmetkâr olarak verirler. Üç sene hanımın paytonunu kullanır.


Büyüyüp delikanlı olunca bunları tekrar toplarlar. Mustafa amcamın da içinde bulunduğu altı kişilik bir esir grubunu iki Rus askerinin nezaretinde bir yerlere sevkederler. Bu sevkedilen esirlerden biri de Diyarbakırlı bir Ermenidir.


Mevsim kış, hava oldukça soğukmuş. Bir gece arazide açıkta gecelemek zorunda kalmışlar. Askerler kendileri için daha emniyetli bulmalarından olsa gerek ki, kendileri köprünün iki başında, esirler ortada olmak üzere gecelemek için bir köprünün üzerini seçmişler. Herkes ayrı ayrı yatarken, Mustafa Amcam'la Ermeni sırt-sırta yatarlar. Sabah kalktıklarında ikisinin dışında herkesin donduğunu görürler.


Eh artık, serbest kalmışlardır. Esaret bitmiş hürriyete kavuşmuşlardır. Anlaşılan Türkiye'den fazla da uzakta değilmişler.


Ermeni; babasının varlığının ikisine de yeteceğini belirterek Mustafa Amcam'ı Diyarbakır'a götürmek ister. Mustafa Amcam; "Babasının askerden kaçarsa hakkını haram edeceğini tembihini hatırlayarak tekrar orduya katılacağını " söyler. Öteki


" - Baban ne bilecek?" diye ısrar ederse de, Mustafa Amcam;


" - Olmaz" der ve yolları ayrılır.


Mustafa amcam ulaştığı en yakın birliğe intikal ederek orduya katılır.


Askerliği aralıksız tam 12 yıl sürer ve 12-13 yaşında bir çocuk olarak çıktığı baba ocağına savaş bittikten sonra 24-25 yaşlarında burma bıyıklı bir yetişkin olarak döner.


Sonuçta aile, savaş defterini ikisi şehit, bir kayıp olmak üzere üç fireyle kapatır.


Daha sonraki yıllarda karısı ölen Mustafa amcam yana-döne evlenecek birisini aramaktadır. Durum etraf köylülerce de biliniyor olmalı ki, bir gün bir kaç köyün adamından meydana gelen bir grup Zile'den gelirken komşu köy olan Çeltek'ten "Bıdık" lakaplı birisi Mustafa amcam'a;


" - Yahu Mustafa! Halâ birini bulamadın mı?" diye sorması üzerine Mustafa Amcam;


" - Sorma yahu! Kitaba bahtırdıh da, benim evleneceğim kadının kocası daha sağımış." diye cevap verir. Bıdık da;


" - Ula hep beraber dua edek de herif tez ölsün, sen de daha fazla sefil olma." der.


Aradan on beş gün geçmez ki, Bıdık hakkın rahmetine kavuşur ve bir süre sonra da Mustafa Amcam Bıdık'ın dul eşiyle nikâhlanır.


Bizde "Aba" kelimesi yoktur amma, aslen Çerkez olan Nadide Hanım ömrünün sonuna kadar büyük bir saygıyı hem hak etmiş, hem de bütün sülâlenin "Nadide Aba" sı olarak yaşadı.


*
* *


Savaş bitip, Cumhuriyet ilân edilmiş, sağ kalanlar evine dönmüştür.


Savaş bitmiştir bitmesine de, henüz hayat tam manasıyle normale dönmemiştir. "Memlekette Kuzey rüzgârları esmekte, akşamları köyleri eşkiyalar basmaktadır."


İşte akşamları Şairin köyünü basan eşkiyalar, bizim "Papaklı" köylerinin yanından bile geçemezler. Hatta bir defasında o eşkiya takımı ile komşu köylerin birindeki bir düğünde karşılaşırlar. Hemen kimin daha üstün olduğu konusu ortaya atılır.


Bunu nişancılıktaki ustalıkla tespite karar verirler.


Bizimkiler de silâha oldukça yatkın. Allâh için silâhın hakkını da veriyorlar hani. Tabiî cesaret de gani.


Eşkiyanın karşısına o gün tesadüfen yanlarında bulunan 8-10 yaşlarındaki İsmail adında bir çocuğu çıkarırlar. İsmail omzuna astığında tüfeğin dipçiği yere değmektedir.


" - Haydı İsmayıl!" der demez, İsmail tüfeği doğrultmasıyla 100 metre ileriye dikilmiş cep aynasını tam ortasından vurması bir olur.


Çocuğun başarısı üzerine, "Biz bunlarla baş edemeyiz" diyen eşkiya düğünü terkeder.


*


Bu arada köyün bekârlarından birisi için Kafkas göçmeni köylerden birinden bir kız istenmiş. Onlar da kendi kültürleri gereği mi, yoksa bizimkileri yatkın gördüklerinden mi nedir, iki şart ileri sürerler.


Şartlardan biri, kız istemeğe gelen kafilenin içinden bir kişi dört nala giden atla yerdeki yumurtayı vurmasıdır. Diğeri ise; yine kafileden bir kişi, iki tarafında ellerinde atmağa hazır cirit olan gençlerin bulunduğu ve belli yükseklikte çekilmiş bir ipin üstünden darbe almadan atla geçmesi.


Mes'ele mühimdir, hemi de gayet. Bu işi yapsa yapsa İstiklâl harbinin isimsiz, fakat gerçek bir kahramanı olan Feridun Amca yapar. İş yok, güç yok. Silâh serbest, mermi sebil. Zaman ve zemin müsait.


Anlatılana göre Feridun Amca her sabah bir yumurta ve bir eşşek torbası da mermi alarak ata biner ve "Yelatan" denen yere çıkar. Yumurtayı yere koyar ata biner, belli bir mesafeye kadar uzaklaştıktan sonra atı topuklar; atış karavana.


Bu minval üzere tam üç ay çalışır. Sonuçta kafile imtihandan yüzünün akıyla çıkar.


*
Molla Sefer'in altı oğlunun yanı sıra üç de kızı vardır. Molla Ali Dedem de bu altı oğuldan biridir. Diğerlerine nispetle daha iyi eğitim görmüş olan Molla Ali Dedem aynı zamanda köyün imamlığını da yapmaktadır.


Atatürk henüz sağdır. İhtimal ki, kıyafet inkılâbı da yapılmış, fakat herkes yine meşrebine göre giyinmektedir. İşte o günlerin birinde Molla Ali bir dükkânda otururken o zamana göre ender rastlanan bir başı açık yanına oturur ve elini teklifsizce dizine vurarak;


“ - Ya Hocafendi! Gördün mü Atatürk neler getirdi?” der. Molla Ali;


“ - Ne getirdi oğul?” diye sorar. Adam;


“ - Neler getirmedi ki?” diye diretir. Molla Ali yine sakince;


“ - Neler getirdi oğul? diye sorusunu tekrarlar. Adam bu sefer;


“ - Tren getirdi, tayyare getirdi.” diye saymağa başlar. Molla Ali;


“ - Bunları kim getirdi ki oğul? diye sorar. Adam yine aynı tavırla;


“ - Atatürk getirdi!” diye cevap verir. Bunun üzerine Molla Ali aynı sakin tavrıyle;


“ - Yoh oğul, yoh! Bunları kimse getirmedi, bunları zaman getirdi. Çünki, bunların hepsi Kur’an’da bildirilmiştir” der.


*


Kendisini tanıdığımızda Honar veya Honar Boğazı denilen derede oturan, yüz yaşını geçtiği ve bu yüzden dişlerinin yeniden çıktığı söylenen ve Yusuf Kişi diye bilinen birinin harmanına Dedem Molla Ali Aşar veya Öşür Vergisi görevlisi olarak veya görevli hey’etle beraber gelir.


Verginin tespiti ürünün tahmini miktarı üzerinden yapılmaktadır. Vergisi söz konusu olan ürünü on teneke farzederek, bir teneke verirse, mes’elenin hallolacağını söylenmesi üzerine, Yusuf Kişi;


- Burda on teneke buğda yohdu.” diyerek itiraz eder.


Bu sefer, ürünün yirmi tenekeden aşağı olmadığı iddia edilerek bir tenekeye razı olması söylenir.


Fakat Yusuf Kişi’nin aksiliği üzerinde olmalı ki, aşağıdan almağa hiç yanaşmaz. İş iyice iddiaya, dolayısıyle inatlaşmağa dökülür ve sonunda ölçmeğe karar verirler.


Ölçüm, teneke hesabıyla yapılacaktır. Ve başlarlar ölçmeğe. Ürün teneke hesabıyla on’u geçer; sayan 16, 17 diyerek saymağa devam ederken, Yusuf Kişi’nin bir yandan dikkatle sayımı takip etmekte, bir yandan da “İnşallâh çıkmaz.” manasında;


“ – Ay Allâhey çıkmıyeydi. Ay Allahey çıhmıyeydi:” şeklinde döne döne dua ettiğini görürler.


*


* *


Köyün tepelerine yerleşen bizimkiler ekip-biçmek için tâ ovaya inmek zorundadırlar. Tarlalar Zile ile köyün arasındaki mesafenin tam ortasındadır.


Bu iş için öküzler boyundurukta ve çift de boyunduruğun üstüne atılır ve o vaziyette 5-6 km. gidilerek tarlaya ulaşılır ki bu da en az bir kaç saati alır. Gidilen yolun aynı şekilde hem çalışıp yorulmuş bir vaziyette hem de yokuş yukarı gelineceği de dikkate alındığında zamanın çoğu yolda kaybedilmekte olup, çalışmak için çok az bir zaman kaldığı gibi, çekilen zahmete karşılık çok da kazançlı bir iş yapılamadığı ortaya çıkmaktadır.


Bütün bunların üstüne bir de arazi vergisi çıkarılınca Dedem de zaten kaydı-küreği bulunmayan tarlaları ekmekten vazgeçerek bırakır.


O sırada orada bulunan Zile'den Velioğlu (Veloon Murat Ağa dedeme;


" - Sen bu araziyi bırakıyor musun?" diye sorar. Dedem de "bıraktığını" söyler. Bunun üzerine Murat Ağa;


" - Yani ben vergisini verip üstüme kaydettirebilir miyim?" diye tekrar sorar. Dedem buna da "razı olduğunu" beyan eder.


Murat Ağa bu şekilde yıllarca ekmediği halde 45 dönüm tarlanın vergisini verir. Ve yıllar sonra traktör aldığımızda aynı tarlaları 20 sene ekip-biçip ürünün yarısını önceleri Murat Ağa'ya, sonraları da oğluna götürüp teslim ettik.


*


Köyde bir süre sonra yer kaymasından dolayı Molla Ali Dedem ovaya göçmüş, kendine bir ev yapmış beraberinde gelenlerle beraber evinin yanına bir de mescid yapmışlar.


Böylece sülâlelerin yarısı aşağı köyde, yarısı yukarı köyde kalmak üzere köy yukarı köy, aşağı köy diye ikiye ayrılmış.


*


Molla Ali'nin beş oğlu, bir de kızı vardır. Babam Mikdat en büyükleridir.


1939 yılında askere alınan babam, kış mevsiminde hayvan vagonunda trenle günler süren bir yolculuk sonunda İstanbul' daki kıt'asına vasıl olur.


Yolculuk esnasında esaslı üşütmesi sonucu şiddetli bir zatürreye yakalanır ve hastanede uzun süre kendini bilmeden yatar.


O zaman yakalandığı bu hastalığın sıkıntısını ömrü boyu çekti ve vefatı da kalp-akciğer yetmezliğinden oldu.


*


Devir, Millî Şef devridir. Babam askerde, büyük amcam ise 18-19 yaşlarında, oldukça gelişatlı bir delikanlıdır.


Dedem Molla Ali evin tek eşeğini buğday yükleyip Ofise buğday teslim etmeğe gitmiş. Derken köye iki jandarma gelir ve;


" - Her evden ofise bir eşek yükü buğday gidecek!" diye emreder. Jandarmanın kendisine ikazına Balahanım nenem;


" - Oğul, kişi indice apardı." cevabı askeri tatmin etmez. Asker;


" - İllâ da gidecek!" diye ayak direr. Nenem;


" - Oğul zaten bir eşşeğimiz var, onu da kişi apardı. Di goy kişi gelsin, gene aparsın, neyneh." demesi de fayda etmez. Asker hemen, hem de hemen gidecek diye tutturur. Nenem her ne kadar;


" - Oğul köyde kimsenin iki eşşeği yohdu ki, alıf yühleyeh." dese de jandarma yakasından düşmez.


Bu arada hem jandarmaynan konuşan, bir yandan da yer tezgâhında dokuma yapan neneme jandarma ayağıyla dürterek;


" - Kalksana a......a koyduğum!" diye küfreder.


Başından beri olayları ve konuşmaları takip eden büyük amcam eline geçirdiği kocaman bir değneği jandarmanın kafasına indirir.


*


Cereyan eden olay hiç görülmüş-duyulmuş ve aklın-havsalanın alacağı cinsten değildir. Hayali bile mümkün olamıyacak olan bu durum karşısında diğer jandarma ise, donar kalır. Amcam yere yığılan jandarmaya vurmağa devam ederken, tesadüfen durumu gören babamın amcası Bayram amca ile köyün muhtarı İsmail Amca’da jeton tez düşer ve durumu çabuk kavrarlar.


Bu yüzden köyün başına gelecek musibeti kestirmek mümkün olmasa da durumun vehameti ortadadır. Dolayısıyle yaşanan korku sınırsızdır.


Bu korkuyla her biri ayrı taraftan onlara doğru koşmağa başlarlar. Yanlarına gelince ikisi iki taraftan;


" - Ulan ne poh yeyirsen? diyerek yerdeki jandarmayı amcamın elinden alır, amcamı da tokatlarlar.


Fakat yerde kendini korumaktan aciz bir şekilde sopa yiyen jandarma amcamın elinden alınıp da ayağa kalkınca azrail kesilir ve karakola götürmek için amcamın yakasına yapışır.


*


Bu olaydan sonra gidenin geri dönmesini beklemek, büyük bir ferasetsizlik, olacağından, köy halkı oraya yığılır ve başlarlar dil dökmeğe. Ne kadar rica-minnet ederlerse de asker; lâ der, lô demez.


Aradan geçen zaman içinde ofise giden Molla Ali Dedem köye döner ve tabiatıyle o da başlar dil dökmeğe.


Onun çabaları da sonuç vermez ve sonunda jandarmalar amcam ve dedem yola koyulurlar. Köyden bir km. kadar gittikten sonra her nasılsa Dedem jandarmayı bir şekilde ikna eder ve amcamı kurtarır.


*


Bir Üsteğmen askere vara-yoğa hakaret etmekte, sabah-akşam ana-avrat küfretmektedir.


Vatanî görev yapmağa gelen insanlar olmadık hakaretlere maruz kalmaktadırlar.


Vatanın namusunu korumak üzere askere alınanların namuslarına dil uzatılmaktadır.


Vatanın namusunu korumakla görevli olanların namuslarına dil uzatılmaktadır.


Vatanın namusunu korumakla görevlendirilenlerin namusuna, yine onları görevlendirilenlerce dil uzatılmaktadır.


Hem memlekette bıraktıkları analarına oradakilerce, hem kendi kıt’asındakilerce de ana ve avratlarına olmak üzere her ikisine birden gıyaben küfürler, hakaretler yağdırılmaktadır.


Ve daha acısı, o vatanın namusunu koruyacak olanlar, daha ilk etapta kendi namuslarına dil uzatılmasını engelleyememektedirler.


Bu kabul edilir-edilebilir-olacak şey değildir. Bu durum herkesin gururuna dokunmakla beraber, evlileri daha çok rencide eder.


Babam da bu daha çok rencide olan evlilerdendir.


*


Derken sonunda bardak taşar ve bir grup aralarında anlaşarak Üsteğmene saldırırlar. Ölümüne döver ve öldü diye bırakırlar.


Olay mahallinden uzaklaşırken içlerinden biri ölü sandığı Üsteğmen'in tepesine dikilir;


" - Nasııııl? Anasını, avradını s........ min adamı, sen sabah-akşam bize ana-avrat küfreder miydin?" diyerek içini boşaltır.


Meğer; yapı olarak oldukça kuvvetli olan Üsteğmen ölmemiş olduğu gibi, baygın da değilmiş. Kurtulamıyacağını anlayınca ölü taklidi yapmış ve karanlığın da yardımıyla kolayca yutturmuştur.


Son olarak kendisine küfredeni sesinden tanıyan Üsteğmen daha sonra toparlanır ve sesinden tanıyarak tespit ettiği kişiyi şikâyet eder ve gerisi çorap söküğü gibi gelir. Ve diğerleri de teker-teker yakayı ele verirler.


*


Babamın askerde hapse düşmesi Molla Ali Dedemi yatağa düşürür ve o zaman Zile'de hastane olmadığından kağnı ile Turhal Şeker Fabrikasının Hastanesine götürülür fakat şifa bulunmaz ve Hakkın rahmetine kavuşur.


_________________________________________________


(*) : Hatta söylenene göre bir defasında yaylak dönüşü bir teneke veya bir küp veya bir o kadar altını yük olmasın diye yaylakta bırakmağa karar verirler. Bunun için çobanı çağrılarak altın verilir ve gelecek sene geldiklerinde çıkarmak üzere bildiği belli bir yere gömmesi söylenir.


Ertesi yıl yaylağa geldiklerinde çobandan altını gömdüğü yerden çıkartıp getirmesini istenir. Fakat çoban her nasılsa altının yerini şaşırır ve bütün aramalarına rağmen bulamaz. Sonunda gelip dedeme üzgün ve mahcup bir şekilde; "Altının yerini şaşırdığını ve bulamadığını" söyler. Dedemse hiç önemsemeyip “Canın sağ olsun.” diyerek üzülmemesini belirtir ve mes’ele kapanır.


(**) : Doğruluk derecesi kesin olmamakla beraber, bizim Ahmet Caferoğlu'nun kayıtlarında yer almamamız, Ahmet Caferoğlu'nun araştırmalarını Vilâyet Hapishanelerindeki mahkûmlar üzerinden yaptığı şeklinde bir iddiaya bağlanmaktadır.




3490 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
BAYRAĞIMIZ

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam8
Toplam Ziyaret279532
Hava Durumu
AVRASYA TÜRK DERNEKLERİ FEDERASYONU
TEREKEME KARAPAPAK TÜRKLERİ KÜLTÜR VE SANAT DERNEĞİ
FACEBOOK