ERMENİ SOYKIRIMI

Son zamanlarda Ermenilerin, 1. Dünya Savaşı döneminde verdiği kayıpları abartarak ve Diaspora'nın yoğun propaganda girişimleriyle Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığı iddialarını dünya kamuoyuna onaylatma faaliyetleri daha önce hiç olmadığı kadar yoğunluk kazanmıştır. Fakat Türkiye bu propagandaya ne yazık ki gereken cevabı verememiştir. Türk halkının bir kısmı da meselenin iç yüzünü incelemeden soykırımı tanıyalım gitsin demektedirlerdir ve tarihte işlemediğimiz bir fiilden dolayı sorumlu tutulmamızı kabullenir bir tutum sergilemektedirler. Bu tutumun yanlış bir tavır olacağını belirterek çalışmamda Ermeni iddialarına bilgilerimin imkan verdiği sınırlar dahilinde cevap vermeye çalışacağım.
Osmanlılar ile Ermeniler arasında 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar ciddi bir anlaşmazlık ya da düşmanlık olmamıştır. Bu döneme kadar Ermeniler "Millet-i Sadıka" olarak adlandırılmış ve devletin önemli mevkilerinde bulunmuşlardır.Ermeniler arasından 29 paşa, 22 bakan, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 başkonsolos, 11 üniversite öğretim üyesi ve 41 yüksek rütbeli memur çıkmış ayrıca Ermeniler ticari ve sanatsal faaliyetlerini serbestlik içerisinde sürdürmüşlerdir. Kuşkusuz bu iki milletin dostluğunun oluşmasında savaşlarda karşı karşıya gelmemeleri ve Osmanlıların Ermenilere dini serbesti tanımalarının büyük önemi olmuştur.Batıdaki Ermeniler Bursa'da dini merkez kurmuşlar, İstanbul'un alınmasından sonra Fatih'in fermanı ile Ermeni patrikliği kurulmuş ve ve patriğin imparatorluktaki tüm Ermenilerin hem ruhani hem de cismani lideri olduğu hükme bağlanmıştır.
Peki bu dostluğu bozan ne olmuştu? Öncelikli sebep olarak Rus ve İngilizlerin bölgedeki çıkarları ve nüfuz arayışları diyebiliriz.Ruslar Doğu Anadoluyu doğal genişleme alanı olarak görmüşler ve burayı ilhak edebilmek için Ermenilere bir ileri karakol misyonu yüklemek ve onlara kimi zaman özerklik kimi zaman da bağımsızlık vaad ederek Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanmalarını sağlamak yoluna başvurmuşlardır. İngilizler ise Doğu Anadolu'daki Rus ilhakını kendi sömürgeleri için tehlikeli gördüğünden Şark Sorunu dedikleri Ermeni meselesini kendi üzerine almış Doğo Anadolu'yu Ruslara karşı bir tampon bölge olarak kullanmak istemişlerdir.
1877-78, 93 Harbinden ağır bir kayıpla çıkan Osmanlı devleti Rusların ağır koşullarını kabul etmiş Ayestefanos Anlaşması ile Ermeniler lehine ıslahat yapmayı ve bunları Rusların denetlemesini kabul etmiştir. Fakat İngiltere'nin baskısıyla bu anlaşma değiştirilerek Berlin Anlaşması imzalanmış ve bu anlaşma ile Ermeni meselesi bir Avrupa meselesi haline getirilmiştir.İşte bu tarihten sonra yabancı devletler Doğu Anadolu'daki en ücra köşelere bile başkonsolosluklar açmışlar ayrıca Protestan ve Katolik misyonerler Anadolu'nun her tarafında açtıkları okullar vasıtasıyla taraftar kazanmaya çalışmışlar; İngilizler ile Fransızların çıkarları doğrultusunda Ermeni komitalarını silahlandırılmasında başrolü üstlenmişlerdir.
Islahat Fermanı'ndan sonra Osmanlı toplum yaşamı Batı tarzında şekillenmeye başlamış bu doğrultuda gayri müslimlerle müslümanlar aynı statüye getirilmişlerdir. Ayrıca Ermeniler 1863 yılında içişlerini görüşmek üzere 140 kişilik bir meclis kurmuş ve arazisiz bir özerkliğe sahip olmuşlardır. Bu meclis nedeniyle İstanbul'daki Ermeni Patrikliği dünyevi işlerden soyutlanmaya başlamış ayrıca protestanlık ve katolikliğin Ermeniler için sunduğu imkanlar sebebiyle cazip hale gelmesinden dolayı taraftar kaybeden ve etkinliğinin yavaş yavaş azalması tehlikesi ile karşı karşıya kalan Patriklik daha radikal davranmaya başlamış Rus tesirindeki Eçmiyazin kilisesinin de üstünlüğünü kabul etmiş ve Ermenilerin millet bilinci kazanması amacına hizmet etmiş, Ermeni komitalarının oluşmasında ve silahlanmasında büyük etkisi olmuştur.
Anadoludaki Ermeni silahlı hareketinin oluşmasında şüphesiz en önemli faktör Ermeni komiteleriydi. 1880'den sonra Doğu Anadolu'da Rusların etkisiyle Van'da Karahaç ve Armenekan, Erzurum'da Vatan Koruyucuları adlı komiteler kurulmuş fakat bu yerel komiteler Ermenilerin rağbet etmemesi nedeniyle önemli bir etkinlik kazanamamışlardır. İmparatorluk içindeki komitelerin etkili olamayacağının anlaşılmasından sonra Osmanlı toprakları dışında Rus Ermenilerine komiteler kurdurtulmuştur.Böylece 1887'de, Cenevre'de Hınçak; 1890'da, Tiflis'te milliyetçi Taşnak komiteleri kurulmuş ve amaç olarak da Anadolu topraklarını ve Osmanlı Ermenilerini kurtarmak gösterilmiştir.Taşnak komitesinin 1892'deki genel kurulunda kararlaştırılan programın 8. maddesi hükümet yetkililerini ve hainleri terörize etmek 11. metodu ise hükümet kuruluşlarını tahrip etmek ve yağmalamaktır.
Gerek Hınçak Gerekse de Taşnak komiteleri Anadoluda terör yaratarak Türklerle Ermeniler arasında husumet çıkarmak ve bu sayede yaratacakları ortak düşmana karşı taraftar kazanmak ve Ermenilerin birliğini sağlamak, daha önce Bulgarların bağımsızlıklarını kazanmak için izledikleri metodu uyguluyarak ayaklanmalar çıkartmak ve Avrupa kamuoyunun ilgisini çekmek amacındaydılar. Ayrıca terör yolu ile Doğu Anadolu'daki Türkleri göçe zorlamak, göç etmeyenleri ise katlederek bölgede azınlıkta olan Ermenileri çoğunluk durumuna getirmek amacındaydılar.
Bu doğrultuda ilk isyan 1890'da Erzurum'da çıkmıştır. Daha sonra Kumkapı İsyanı 1892-93'te Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, 1894'te Sasun İsyanı, 1895'te Bab-ı Ali gösterisi ve Zeytun İsyanı 1896'da Van isyanı ve Osmanlı Bankası işgali, 1905'te Abdülhamid'e suikast teşebbüsü ve 1909'da Adana İsyanı gerçekleşmiştir.
Bu isyanlar günlerce sürmüş, müslüman halk katledilmiş ve malları yağmalanmıştır. İsyanlar güçlükle bastırılmıştır. Fakat bu olaylar batı kamuoyuna Ermenilerin Türklerce katledilmasi olarak aktarılmış, ülkedeki misyonerler ve konsolosluklar tarafından bu haksız ve gerçekten uzak propagandaya destek verilmiş ve olaylar batıya "vahşi müslümanların masum hristiyanları katletmesi" olarak yansıtılmıştır.Osmanlı Devleti bu isyanları gerçekleştirenlerin elebaşlarını yargılayamamış padişaha suikast düzenleyenler bile Avrupa ülkelerinin desteği ile ellerini kollarını sallayarak yurt dışına çıkmışlar ve daha sonra sahte kimliklerle, tekrar katliam yapmak için ülaaae dönmüşlerdir.
Osmanlı Devleti'nin 1. Dünya Savaşı'na girmesi Ermeniler tarafından nihayi hedeflerine ulaşmak için büyük bir fırsat olarak değerlendirilmiştir. 1. Dünya Savaşında komitelerin faaliyete geçmesinden şüphelenen Osmanlı Hükümeti savaş öncesinde Taşnak yöneticileri ile Erzurum'da bir toplantı yaparak savaş halinde Ermenilerin sadık vatandaşlar olarak Osmanlı saflarında görev almalarını istemişler, Ermeniler de bunu kabul etmişlerdir. Fakat Ermeniler bu sözlerini tutmamışlardır.
Rusların Doğu Anadolu'ya saldırması ile askerden kaçan Ermeniler gönüllü birlikler olarak Rus saflarına katılmışlar, Osmanlı ordusundaki Ermeni askerler de silahlarıyla beraber Rus saflarına geçmişlerdir. Yıllardır misyoner okul ve kiliselerinde saklanmış olan silahlar ortaya çıkarılmış, Türk erkeklerinin birçok cephede savaşan orduya katılmalarını fırsat bilip savunmasız Türk köylerine ve kasabalarına saldırıp katliama girişmişlerdir. Doğu cephesinde Ruslarla savaşan orduyu arkadan vurmuşlar, birliklerin harekatını engellemişler, ikmal yollarını kesmişler, yaralı konvoylarını pusuya düşürmüşler, köprü ve yolları imha etmişlerdir. Ayrıca şehirlerde isyan çıkartarak Rusların buraları kolayca elde etmelerini sağlamışlardır. Rusya'nın Osmanlı Devletine savaş ilan etmesi üzerine Taşnak Komitesi örgütüne şu talimatı vermiştir: "Ruslar sınırı geçtiklerinde ve Osmanlı orduları geri çekilmeye başladığında her yerde isyanlar çıkarılmalı, Osmanlı orduları bu suretle iki ateş arasına alınmalıdır. Osmanlı ordularının ilerlemeleri halinde ise Ermeni askerler silahları ile birlikte kıtalarını terkedecek ve çeteler teşkil edip Ruslarla birleşeceklerdir."
Ermeniler bu ayaklanma ve faaliyetlerin tehcir kararına karşı gösterilen bir tepki olduğunu söylemektedirler fakat bu olaylar olurken daha "Tehcir Kanunu" çıkmamıştı, tehcir kararı bu faaliyetlerin tehlikeli bir boyuta ulşması sonucu verilmiştir.
Osmanlı hükümeti öncelikle Ermeni Patriği, Ermeni mebusları ve ileri gelenlerini çağırarak Ermenilerin müslümanları katletmeye devam edilmesi halinde gerekli önlemleri alacağını belirtmiş fakat bu girişim sonuç vermeyince 24 Nisan 1915'te Ermeni komitelerini kapatmış ve yöneticilerinden 235 kişiyi devlet aleyhine faaliyette bulunmaktan dolayı tutuklamıştır. İşte bu gün Ermenilerin katliam yıldönümü diye andıkları gündür.
27 Mayıs 1915 tarihli Ermenilerin Tehciri Hakkında Kanunu Muvakkat ile bir devletin en doğal hakkı ve aaaai olarak kendi iç ve dış güvenliğini sağlamak amacıyla savaş bölgeleri yakınlarındaki Ermenileri daha güneydeki, yine bir Osmanlı toprağı olan Suriye'nin kuzeyine tehcir etmiştir.
Bugün Ermeniler Osmanlı Devleti'nin savaş koşullarında ve kendini koruması için doğal bir hakkı olarak aldığı bu karar nedeniyle Ermenilere soykırım yapıldığını ileri sürmektedir. Halbuki Osmanlı Devleti tehcir kararını savaş şartlarının getirdiği bir zorunluluk olarak almış ve bu kişilerin güvenliğinin sağlanması içinde gerekli ihtimamı sarfetmiştir. Tehcirin güvenli bir şekilde gerçekleştirilmesi için verilen ,Başbakanlık Arşivi ve İngiliz Dışişleri Arşivinde de yer alan Meclis-i Vukela emirleri şöyledir:
"Bahsi geçen kasaba ve köylerde yerleşik ve nakli gereken Ermenilerin yeni yerleşme bölgelerine hareket ettirilmeleri ve yolculukları sırasında rahatları sağlanmalı, canları ve malları korunmalıdır; varışlarından yeni yurtlarına tammamıyla yerleşmelerine kadar iaşeleri mülteci tahsisatlardan karşılanmalıdır; bunlara daha önceki mali durumları ve halihazır ihtiyaçlarına göre mal ve toprak dağıtılmalıdır; ihtiyaç sahipleri için Hükümet evler yapmalı çiftçi ve ihtiyaç sahibi zanaatkarlara tohum, alet, techizat temin etmelidir."
"Bu emrin tamamıyle Ermeni isyancı komitelerinin genişlemesine karşı bir önlem olması nedeniyle. Müslüman ve Ermeni gruplarının karşılıklı katliama girişmelerine yol açacak şekilde yerine getirilmesinden kaçınılmalıdır."
" Yeniden yerleştirilen Ermeni gruplarına refakat etmek üzere özel görevliler temini için düzenlemeler yapılacak, bunların yiyecek ve diğer ihtiyaçları sağlanacak, bu amaçla gerekecek harcamalar göçmenlere ayrılan hükümet tahsisatından karşılanacaktır."
"Göçmenlerin yolculukları sırasında varış yerlerine kadar gerekli iaşeleri sağlanmalıdır... Yoksul göçmenlere yerleşebilmeleri için kredi verilmelidir. Yolculuk halindeki kişiler için kurulan kamplar muntazaman denetlenmelidir; bu kişilerin refahı için gerekli önlemler alınmalı, ayrıca asayiş ve güvenlikleri sağlanmalıdır. Yoksul göçmenlere yeterli yiyecek verilmeli ve sağlık durumları hergün doktor tarafından denetlenmelidir...Hasta, kadın ve çocuklar trenle diğerleri ise dayanıklılıklarına göre katırla, araba içinde veya yaya olarak gönderilmelidirler. Her konvoyda bir müfreze muhafız refakat etmeli, her konvoyun yiyecek malzemeleri varış yerine kadar korunmalıdır... Kamplarda veya yolculuk sırasında göçmenlere karşı bir saldırı vuku bulursa, bu saldırılar derhal püskürtülmelidir."
Yer değiştirme sırasında Ermenilerin bir kısmının hayatını kaybettiği mutlaktır,ancak bunun bir katliam olmadığı hele hele soykırım diye addedilemeyeceği aşikardır. Zira yerlerinden ayrılmak istemeyen Ermeniler isyan etmiş, askerle çatışmaya girmiş savaşm nedeniyle kıtlık , hastalık, iklim şartları, çapulcuların saldırıları, zaman zaman müslüman halkla girişilen çatışmalar ve bazı görevlilerin suistimali kaybın fazla olmasına yol açmıştır.Tehcir sırasında suistimalı görülen memurlar ve kafilelere saldıran eşkiyalar yargılanmış ve idam dahil çeşitli cezalara çarptırılmıştır.Elverişsiz koşulların ise 90 bin kişilik bir Osmanlı Kolordusunu yok ettiğini göz önüne alırsak, devlet politikası olarak bir milletin toptan yok edilmesi diye bir olaydan bahsetmek haksızlık olacaktır. Zaten Osmanlı Devleti tehciri savaşın getirdiği bir zorunluluk olarak uygulamış ve o günün güç koşullarında göç kafilelerinin güvenliği için gerekli önlemleri almıştır.Ayrıca İstanbul, İzmir gibi savaştan uzak bölgelerde Ermeniler tehcire tabii tutulmamıştır, belgelerden de anlaşılacağı üzere Ermenilerden asker aileleri, hastalar, protestan ve katolikler tehcir kapsamının dışında bırakılmıştır. Bunlara ilaveten; asker, subay ve sıhhıye sınıflarında bulunanlar, Osmanlı Bankası, Duyun-ı Umumiye ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler de sevkiyat dışı tutulmuşlardır. Maraş, Trabzon, Diyarbakır, Elaziz, vilayetleri ve Canik sancağındaki tüccar ve esnaf, demiryolu bulunan yerlerdeki şimendiferlerde çalışan işçi ve memurlar da tehcir kapsamı dışında bırakılmıştır. Ayrıca, kimsesiz çocuklar gerek Türklrin gerekse diğer devletlerin ve milletlerin misyonerlerinin sahip olduğu yetimhanelere bırakılmış, erkeği olmayan kadınlar ve çocukları da müslüman köylerinde barındırılmıştır. Eğer tehcirin bir soykırım olduğundan söz edecek olsaydık sanırım bu kadar istisnasının olmaması gerekecekti. Zaten Osmanlı Devleti Hristiyan dünyanın ve özellikle müttefiki Almanya'nın tepkisini çekmemek için tehcir konusunda özellikle özenli davranmaya çalışmıştır.
Ayrıca Ermeniler tehcir sırasında Talat Paşa'nın katliam emreden gizli bir telgrafının olduğunu ileri sürmüşler fakat bunun sahte olduğu bilim çevrelerince ispatlanmıştır.Ayrıca 1.Dünya Savaşı'ndan sonra müttefikler Ermenilerin soykırım iddiaları üzerine soykırım delilleri aramaya koyulmuşlar, savaştan yenik olarak ayrılan Osmanlı Devleti'nin
tüm arşivleri kendilerine açık olduğu halde iddialarını güçlendirecek deliller bulamamışlardır.
Bir diğer ihtilaflı konu ise meydana gelen insan kaybı sayısındadır. Türk kaynakları ölü sayısının 200-300 bin dolaylarında olduğunu belirtmektedir. Bu konuda Britanica 1918 baskısında 600000 Ermeninin öldüğünü kaydetmekte, 1968 baskısında ise bu sayının 1.5 milyon olduğunu belirtmektedir. Çeşitli Ermeni kaynakları da 500-600 bin dediği ölü sayısını daha sonra 1 ve 1.5 milyon olarak iddia etmiştir. Ama o dönemde 1 milyon 300 bin dolaylarında bir Ermani nüfusunun varlığından söz edilmektedir ki bunlardan savaş öncesi ve sonrasında göç edenler, tehcire tabii tutulmayanlar ve tehcirle yerlerine ulaşanların sayısı çıkarıldığında 300 bin dolaylarında bir insan kaybının olduğu görülüyor ki bunlar arasında çete harekatlarında ve Rus saflarında ölenler de dahildir. Esasında bir kişi ya da 300 bin kişi ölmüş meselesi önemli değildir nihayetinde insan ölmüştür fakat bunun sorumluluğunun Türklere değil; Ermenilere, İngilizlere, Fransızlara ve de Ruslara ait olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Ayrıca bu rakamların çok çok üstündeki bir Türk kaybını da unutmamak gerekir.
Sonuç olarak Osmanlı Devleti Batum Anlaşması ile 28 Mayıs 1918'de kurulan Ermeni Cumhuriyeti'ni tanımıştır.
Bu sözlere rağmen Osmanlıların Mondoros'u imzalamasından sonra Ermeniler yeniden faaliyete geçmiş 28 Mayıs 1919'da Türkiye Ermenistanını ilhak ettiğini açıklamış fakat bu olay ciddiye dahi alınmamıştır.
ABD'nin incelemeler yapmak için 1919'da Doğu Anadolu'ya yolladığı G. Harbord ve heyetinin hazırladığı raporda "Türkler ile Ermenilerin yüzyıllardır barış içinde yan yana yaşadıkları, tehcir sırasında Türklerin de Ermeniler kadar acı çektikleri, Türk köylerinin yakıldığı, savaşa giden Türk köylülerinden en çok %20'sinin geri dönebildiği, 1. Dünya Savaşı'nın başlangıcında Ermenilerin Türkiye Ermenistanı denilen bölgelerde hiçbir zaman çoğunlukta olmadıkları, Tehcir edilen Ermenilerin geri dönmeleri halinde tek bir yerleşim merkezinde dahi çoğunluğu oluşturamayacakları, geri dönen Ermenilerin tehlike içinde bulunmadıkları ve olaylara ilşkin acıklı ve korkunç iddiaların doğru olmadığının tesbit edildiği" belirtilmiş ve rapor ABD kongresine sunulmuştur.
Harbord'un raporuna rağmen Sevr Anlaşması'nda Osmanlı Devleti'nin Doğu Anadolu'da Ermenistan'ı özgür ve bağımsız bir ülke olarak tanıması hükme bağlanıyordu. Fakat işgalci güçlere karşı yapılan Türk milli mücadelesi bu anlaşmayı tanımadı; Ermenilerle Gümrü, sovyetler ile Moskova ve sovyet Ermenileri ile Kars anlaşmaları yaparak Sevr Geçersiz kılındı. Lozan Anlaşması'nda ise Ermeni azınlığın hakları tesbit edilerek Türkiye için Ermeni sorunu sona erdi. Fakat Ermenilerin çabaları sona ermedi ve Türkleri soykırım sorumlusu olarak gösterme girişimleri bu zamana kadar artarak devam etti. Bu girişimler Asala gibi terör girişimleriyle olduğu gibi yanlış belgeler düzenleyip bilim dünyasındaki terör şeklinde de gerçekleşti; fakat en önemli propaganda aracı olarak Ermeniler internet teknolojisini kullanmakta, hazırladıkları web sayfalarında Türk milletine, Türk milli mücadelesine ve M.Kemal Atatürk'e ağır hakaretlerde ve haksız ithaflarda bulunmakta ve iletişim teknolojisini kullanarak dünya kamuoyunu yanlış bilinçlendirmektedirler. Biz bu propagandaya karşı koymak için yakın zamanda haklılığımızı ortaya koyan geniş kapsamlı İngilizce bir web sitesi oluşturacağız ve İngilizce, Almanca, Fransızca, Rusça ve diğer yabancı dillere vakıf arkadaşlarımızın da bu çağrıya kulak verip bildikleri dillerde Ermeni iddiaları konusunda haklılığımızı ortaya koyan web sayfaları hazırlamalarını istiyoruz.
ERMENİ SORUNU
İDDİALAR - GERÇEKLER
24 NİSAN 1915
Rus ve İngiliz kışkırtmaları sonucunda meydana gelen isyan ve katliamlar karşısında Osmanlı hükümeti, herhangi bir önleme başvurmadan önce Ermeni Patriği, Ermeni milletvekilleri ve Ermeni cemaatinin ileri gelenlerine "Ermenilerin Müslümanları arkadan vurmaya ve katletmeye devam etmeleri halinde gerekli önlemleri alacağını" bildirmekle yetinmiştir. Ancak, olaylar durmak yerine giderek yoğunlaşınca, ordunun bir çok cephede savaş halinde bulunması nedeniyle cephe gerisinin emniyete alınması ihtiyacı doğmuştur.
Bu maksatla, 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni Komiteleri kapatılarak, yöneticilerinden 2345 kişi devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklanmıştır. Osmanlı Hükümeti'nin bu kararı üzerine hareket geçen Eçmiyazin Katalikosu Kevork, ABD Cumhurbaşkanı'na şu telgrafı göndermiştir:
"Sayın Başkan, Türk Ermenistanı'ndan aldığımız son haberlere göre, orada katliam başlamış ve organize bir tedhiş Ermeni halkının mevcudiyetini tehliaaae sokmuştur. Bu nazik anda Ekselanslarının ve büyük Amerikan Milletinin asil hislerine hitap ediyor, insaniyet ve Hıristiyanlık inancı adına, büyük Cumhuriyetinizin diplomatik temsilcilikleri vasıtasıyla derhal müdahale ederek, Türk fanatizminin şiddetine terkedilmiş Türkiye'deki halkımın korunmasını rica ediyorum."
Başpiskopos Kevork'un telgrafını, Rusya'nın Washington Büyükelçisi'nin ABD'deki temasları izlemiştir. Bütün olup biten, yasadışı Ermeni komitelerinin kapatılması ve elebaşlarının tutuklanması olmasına rağmen, olayı bir "katliam" gibi göstermeye çalışan Ermeniler, başta ABD ve Rusya olmak üzere, çeşitli sömürgeci devletleri kendi saflarına çekmeye çalışmışlardır.
Diaspora Ermenilerinin her yıl sözde "Ermeni soykırımının yıldönümü" diye andıkları 24 Nisan, devlet aleyhine faaliyette bulunan ve masum insanları katleden 2345 komitecinin tutuklandığı tarihtir. Görüldüğü gibi bu tarih, sözde soykırım şöyle dursun, sözde soykırım iddialarına temel oluşturduğu iddia edilen "yer değiştirme" uygulamasıyla bile ilgili değildir.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv      4294 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
BAYRAĞIMIZ

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam24
Toplam Ziyaret210530
FACEBOOK
Hava Durumu
Anlık
Yarın
27° 30° 23°
KAFKAS DANS EKİBİMİZ